Haber Üstü Reklam Alanı

Nereden Geldiğinizi Unutmayın

3.10.2019
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır



Oğlum Ali, geçen gün, eski ve kendi ülkesinin efsanevi kolej basketbolcusu ve V Foundation Cancer Research / Kanser Araştırma Vakfı’nın kurucusu Jim Valvano’nun, kanserden ölmeden bir ay önce yaptığı bir konuşmayı izletti bana, tavsiye ederim Youtube’tan bulup siz de izleyin. Pek çok etkileyici söyleminin içinde, smokinle konuşma yapan, güçlü, kudretli, epey de havalı bu adamın söylediği “nereden geldiğinizi unutmayın” sözü oldukça dokundu bana.. Üç yıldan fazladır Kanada’nın Quebec eyaletinde yaşıyorum, burada tüm motorlu araçların plakalarında şöyle bir yazı vardır; “Je me souviens”, Türkçesi “hatırlıyorum” demek, burada yaşayanlardan öğrendiğime göre anlamı “kim olduğumu hatırlıyorum” . 

Ben de doğup büyüdüğüm topraklardan kıtalarca uzak bir yerden, doğup büyüdüğüm toprağın insanlarına yazdığım bu yazıya, hiç unutmamış olmakla birlikte, nereden geldiğimi anlatarak başlamak istedim. Şimdilerde esamesi kalmamış tütüncülüğün, temel geçim kaynağı olduğu çiftçi bir ailenin (eskiler bilirler, Mümünçe Süleyman’ın oğlu Mıncık ile Boşnak Yunus’un kızı Serpil) altı çocuğundan dördüncüsü olarak dünyaya geldim, tütün kırımlarının en yoğun zamanlarından, tütkün sıcağı bir 20 Temmuz gününde.. Çok sevdiğim Nevzat Çelik’in hapishanede yazdığı “Meraklı Bir Kızla Söyleşi” şiirinde yazdığı gibi; “Ne zaman doğdun? Hangisini soruyorsun? O da ne demek? 1960ta, büyücek bir bakır leğen içinde iki damla çığlık katışık buğday kokulu anam diz kırıp titrek bacaklarından doğurdu beni...” Gebe olmanın, kadına bir ayrıcalık tanımadığı ve onu tarla ve ev işlerinin hiçbirinden muaf tutmadığı zamanlarda, burnuna ulaşmış karnının üstüne katlanıp tütün kırarken, o gün doğuracağını anlayıp sesini çıkarmayan, eve gelip tüm rutin işlerini yapıp, yaşları 4, 2,1 olan diğer çocuklarını da yıkayıp pakladıktan sonra artık beni doğurmaya karar veren, buğday değil de tütün kokan anacığım, çekilen sancının çığlığa dönüşmesinin ayıp ve yasak olduğu evinde, tek başına diş sıkarak doğurmuş beni, şimdilerde kutsal bir hazine gibi saklanıp “Oxford’un bahçesine mi gömelim, bir yolunu bulup Harvard’a mı ulaştıralım?” diye umut bağladığımız göbek bağımı kesecek bir ebem dahi olmadan.. Annemin, derinliğini kendisinin bile kestiremediği, “daha o gün yazılmıştı senin yalnızlık yazgın” söylemi, yıllar içerisinde yalnızlıkla her yüzleştiğimde aklıma gelir durur.. Ama bu başka bir yazının konusu olsun. 

Toprakla uğraşan insanlar tevekkel olur, isyankar değillerdir pek, doğanın hükmüne o kadar tabidirler ki, asilik etmenin beyhudeliğini çok iyi bilirler. Ama en az bunun kadar bildikleri bir şey de mücadele ve asla vazgeçmemektir, inat etmek, bıkmadan usanmadan yeniden başlamaktır. Yağmurun söküp attığı fideyi yeniden ekmek, güneşin bir taşa çevirdiği toprağı avuçlarındaki nasırlara aldırmadan çapalayıp tava getirmektir. Yine de çocuk yaşımda, içinde yaşadığım düzene isyan etmişliğim çok oldu, daha ilkokulda aklıma koyduğum “avukat olma” hayali, evimize oldukça geç giren televizyonda seyrettiğim Petroçelli dizisiyle kati ve vazgeçilmez bir plana dönüştü ve çocuk doğuracağı gün bile ayrıcalık ve muafiyetlerden faydalanmayan anamın kızı olarak, tüm okul hayatı boyunca okuduğu için bir ayrıcalık görmeden, defterine kitabına kimi zaman toprak, kimi zaman da taze ve yemyeşil tütün yapraklarından bulaşan katran karası zehirler bulaşmış bir öğrencilik yaşayıp bitirdim hukuk fakültesini, altı çocuklu ailenin ve tüm sülalenin ilk üniversite mezunu sıfatıyla aynı zamanda.. Nevzat Çelik’le devam edelim; “sonra dostlarım doğurdu beni gürül gürül düşünerek, tezgahtar yoktu aramızda...” Toprağın ehlileştirdiği ruhumuzun, gençliğin damarlarımızdaki kanı fazlasıyla akışkan kılmasıyla kabına sığamayıp, bir şeyleri değiştirme, hak, adalet ve eşitlik sevdasına kapıldığı yıllarımız oldu sonra.. o yıllarda tanıştım beni bir kez daha doğuran dostlarımın pek çoğuyla.. Yıllarca omuz omuza çalışıp, aynı güzel günlerin hayali ve heyecanıyla yanıp tutuştuğumuz sayın Başkan Arda, yazı yazıp göndermemi isteyen, beni kendi insanlarımla buluşturan sevgili Levent de onlardan biriydi.. Hayal ettiğimiz ölçüde değiştiremedik belki haksızlık ve adaletsizliğe meyyal yazgısını topraklarımızın ama, cebimizde sakladığımız yumrukları havaya kaldırıp, karınca gibi yoluna serdik gençliğimizi, güzel bir dünya hayallerimizin.. Yıllardan beridir yazmayı seven, yazmaya ihtiyaç duyan biri olarak burada, kendi insanlarıma eğer başarabilirsem dokunacak olmak ne güzel ve yeni bir heyecan benim için.. Nereden geldiğimi kısaca anlattım, şimdi neredeyim ondan da sonra bahsederim, eğer isterseniz.. İsmimi ilk defa duyan, beni tanımayan çok kişi vardır muhakkak, neye benziyorum onu da Nevzat Çelik söylesin;

“Geçen gün şiir yazıyordum, açılmış dünyaya kollarım az ötede unutulmuş bir ayna, eğilip baktım yüzüme boyuma posuma... göğüslerimi şişirdim, içeri çektim karnımı yok canım, benzetemedim bir şeye gözlerim özlem ateşi, alnım kurşun yeri, ellerim çocuk eli, boyum insan boyu, tenim alaca şafak, insanım işte olancası bu.” 

Haydi kalın sağlıcakla..

 

Her türlü hakkı saklıdır.

Yazarın Son Yazıları

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Yorum yazmak için üye girişi yapınız! Üye Girişi

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Reklam Alanı